10 Kasım 2009 Salı

Karadeniz! Bir O Kadar Da Kara misun?


Seneler Evvelsinden;
Pek kendimin bilincinde olmadığım zamanlardı. Ya da gelecek dediğimiz kavramın içinde yaşadıklarımın etkisiyle geçmişi bulanık hatırladığım zamanlardı. Bu tartışılır bir durum. Biz asıl meseleye gelelim.

“Karadeniz’in Hırçın Dalgaları” sözünü duymayanınız yoktur herhalde? Hırçın dalgalar diyince akla ilk gelen deniz Karadeniz’dir. Belki de benim açımdan öyledir, tam olarak ifade edemem. Ben Karadenizli olarak yaptığım bir gözlemde -sadece Karadenizli olmama bağlayarak değil, gerçekten diğer denizlerimizle karşılaştırarak- bir sonuca vardım. Bu sonuç gerçekten Türkiye’de Karadeniz’den daha hırçın dalgalara sahip olan bir denizin daha olmaması. Her neyse gelelim asıl konuya;

Bir yaz bitimi günlerindendi ve yine her yaz olduğu gibi Çayeli’ndeydim. Rize’nin meşhur ilçesi Çayeli. Hatta türküsü bile vardır; “Çayeli’nden öteye gidelum yali yali…” diye. Kuzenlerimler beraber ananemde oturuyorduk. Havanın yağmasından dolayı (Çayeli Ağlıyor) oturuyorduk, yoksa, hele ki o yaşlarda oturmamız mümkün değildi, mutlaka yapacak bir şey bulurduk. Ben, annem ve ablamla beraber daha önceden gelmiştik Çayeli’ne. Daha sonradan babamın gelmesi üzerine aile tekrar bir bütün olmuştu. Babam geldiği zaman yine aynı şekilde kuzenlerimle beraber oturuyorduk. Yaz ile sonbahar arasında geçişin başlayacağı ve haliyle de sıcaklıkların yavaş yavaş düşmeye başladığı bir zamanda, babam birden denize girme kararı aldı ve bizden de onayı alınca beraberce denize gittik. Ahmak ıslatan veya bizim oranın deyişiyle “çakal yağmuru” hala etkisini sürdürüyordu. Denize doğru yola çıktık. Deniz kenarı yeni sahil karayolunun geçmesinden dolayı devasa kayalıklarla doluydu. Öyle kumsal bulmak imkansızdı. Buna da şükür tabi. Yağmur, çamur aldırmadan hani Karadeniz uşağıyız ya, hani bize bir şey olmaz ya, girdik denize. Sanki jakuziye girmişim, güzellik banyosu yapıyorum. Öyle güzel bir duygudur yağmurda denize girmek. Yağmurun yağması nedeni ile de deniz bir bir hayli sıcak tabii. Fakat solağan (girdap) dolayısı ile denizde aynı az önce bahsettiğim kayalar gibi devasa dalgalar vardı. Aslında öyle bir denizde bizim tabirimizle “Viya”, yani dalgaya kendini taşıtarak sahile çıkmak isterdik ama kafamızı kayalara çarpma riskimiz vardı. Kıyıda nefsimizi körlüyorduk işte. Dalgaların kayalara vurması sonucu oluşan köpüklerin arasında, çığlık çığlığa, delicesine eğleniyorduk. Tam o sırada bir dalga… Beni içine aldı ve resmen kıyıda, su seviyesinin dizime kadar bile gelmediği yerde boğulma tehlikesi ile karşılaştım. Ne kadar uğraşsam da dışarı çıkamıyordum. Düşünemez oldum, bir süre sonra dışarı çıktım. Kimin çıkardığı ya da kendimin mi çıktığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Meğersem babam çıkarmış. Baktım herkes ayakta, panik içindeydi. Korkmuştum, ama bana sorsalar “Bir daha yağmur yağarken denize girer misin?” diye. EVET! Yine girerim, yine tehlike geçiririm, çünkü ben Karadeniz uşağiyum…

07 Kasım 2009 Cumartesi

B.B.B.B (Benim Baş Belası Bilgisayarım)


İlk bilgisayarımı yanlış hatırlamıyorsam 1999'da almıştım. Öyle bir bilgisayardı ki içine yüzlerde demo oyun yüklerdim, hepsini takır takır çalıştırırdı. Tabi zamanla teknoloji değiştikçe bilgisayarı yenileme zamanı da gelmişti ki ben hala inat edip 433MHz'lik işlemciye sahip olan bu bilgisayarı 98'den XP'ye çevirme kararı aldım. İlk başta gayet güzel çalışıyordu ki zaten XP de 333MHz'lik işlemciye kadar destekliyormuş. Neyse aradan zaman geçti bilgisayarı Xp ile bayağı bir süre kullandıktan sonra o gün gelmişti. Bilgisayar hiç açılmaz oldu. Diğer bir deyişle "Hakkı rahmetine kavuşmaya çalışıyordu :)". Tamir falan filan derken içinden birşeylerin yandığını söylediler. Gittim bilgisayarcıya kasadan işime yarayacak bazı parçaları söktüm(her ne kadar işime yaramasalar da) ve kasayı bilgisayarcıya armağan ettim :). Daha sonra yeni bir bilgisayar alma telaşı içine girdik. Nasıl bir telaşsa artık, bu sefer de eski bilgisayarın tam tersine döneminin en dandik bilgisayarını toplatmıştı amcam. Daha yeni yeni farkına varıyorum bunun da. Çünkü amcam Celeron D'li bilgisayar alacaz diyince zihnimde; "Vay be artık Celeron D kullanacağım." diye hayaller kurmaya başlamıştım. İlk başta gerçekten öyle olmuştu. Gerçekten güzel bir makine gibi geliyordu. Bunun sebebini de Pentium 2'den birden Celeron D'ye geçince gözle görülür şekilde anlaşılan hız farkına bağlayabilirim. Hızına inanamıyordum bilgisayarın. Ama bilgisayarı asıl amacına uygun şekilde kullanmaya başlayınca gayet dandik bir bilgisayara sahip olduğumu anlamış oldum(bkz.ben hüsrana komşuuyum). Şuan hala ikinci bilgisayarımı kullanıyorum. "Bilgisayarımdan gayet memnunum." diyemeyeceğim. Çünkü bilgisayarda yaptığım işleri olumsuz derecede etkileyecek bir işlemciye sahibim. Allaha şükür 775pin'de olmasa iyice b*ku yemiştim. Gerek Photoshop olsun gerekse diğer tasarım programlarında çalışırken beni bir hayli zorlayan bilgisayara virüs girmesin diye bir de antivirüs kurdum. Bu da hızın azalmasındaki büyük etkenler arasında tabiki. Arada büyük donmalar yaşadığım oluyor. Sanki 4 çekirdekli bir işlemciye sahibim gibi bir sürü uygulama açıyorum. Sonra bilgisayar donunca küfürü basıyorum. Ama bu aralar yeni bir yöntem buldum, şöyle ki; "Bilgisayar takıldığı anda peş peşe Caps Lock ve Num Lock'a aralıksız basıyorum. Bir süre sonra bilgisayar kendine geliyor." Bilmiyorum bu yöntem her bilgisayarda geçerli mi? Yoksa benim bilgisayara mı özel, ama eğer sizinde böyle bir sorununuz varsa büyük şiddetle denemenizi tavsiye ederim. Beni takip ediyorsanız etmeye devam edin, sağlıcakla kalın... :)

Dipnot: Şu yazıyı yazarken bile donmalar yaşadığımı söyleyebilirim. Blogun hayatına devam etmesi için ve benim de yazılarımın devamını getirebilmem için bana bir bilgisayar göndermeniz yeterli olacaktır eheee... :)

17 Ekim 2009 Cumartesi

Farklı Bir Tat: Müzik



Müziği sevmeyenimiz yoktur herhalde? En başta müzik türlerinden pek haberim yoktu. Müzik, müzikti benim için, herhangi bir kategorisi hakkında bilgim yoktu. Ta ki Burak abinin bize o dönemlerin en çok tutulan Nefret, Erci-e gibi rapçilerin cd'sini verene kadar. O cd'yi alıp eve götürdüm ve hani derler ya hayatım değişti, aynen öyle oldu. Dinledikçe dinledim. Yanlış hatırlamıyorsam ilkokul 5nci sınıftaydım o zamanlar. Öyle bir tutkuydu ki sınıfta artık herkes dinlemeye başlamıştı. Nefret'in İstanbul adlı parçasını da bir farklı dinlerdik. Sözlerini bile ezberlermiştik ki o zamanlar Drama adında dersimiz vardı. Herkes şarkı söyle filan feşmekan neyse sıra geldi bizim gruba, başladık; "Gel gelen gördü İstanbul'un çilesini çek, çek ki İstanbullu olasın...". Parça bittikten sonra sınıfın ve öğretmenin bize bakışını hatırlıyorum da bayağı bir yerin dibinde hissetmiştim kendimi. Ne bileyim öyle aşağılayıcı bir şekilde bakmamışlardı ama bilmiyorum :) Neyse bu rap müzik tutkusu gittikçe artmaya başladı. Yeni sanaçtılar dinleyeme başladık (Sansar, Rapozof vs.) ki bir süre sonra baktım, hani dedim diğer müzik türlerine de bakalım. Diyişim o diyişmiş meğersem... Ondan sonra 8GB'a kadar çıkardığım sadece rap müzik arşivimi "shift + delete" ile acımasızca sildim. O günden beri pek takipte etmiyorum. Arada arkadaşlar atar filan anca o zaman dinlerim. Sevmem değil, severim ama eskisi gibi değil.
Daha sonra Utku abi'den Radyo Mydonose adında bir radyo duydum(Daha önce de duymuştum ama açmak fırsat olmamıştı. Bu arada fark ettiyseniz hep abiler tavsiye ediyor:) ).Neyse açtım, dinledim güzel parçalar çalıyor, yabancı parçalar. İlgimi çekti. "Bu şarkıların türü nedir? Ne değildir?" sorularını kendime sorarken baktım o türlerin içine girmişim. Albümler o biçim. Hepsini indirmişim, Rap müzik bir tane bile yok tamamen Club, Hits, Dance, Trance tarzı müzikler dolu. Gören bazı arkadaşlarım da şaşırdı ama yeni abuğra böyleydi artık... :) Bilmiyorum belki de bu da bir geçici heves olabilir ama dinlerken büyük keyif aldığımı söyleyebilirim. Ayrıca dinleyenleriniz varsa son zamanlarda player'ımdan hiç çıkarmadığım, sürekli dinlediğim Dash Berlin - Till The Sky Falls Down adlı parçayı önerebilirim. Sağlıcakla kalın...

15 Ekim 2009 Perşembe

İşte O


Öncelikle merhaba! Ben, yok efendim şuyum, buyum, adım burdur falan feşmekan olaylarına girmeyi pek sevmeyen bir tipimdir. Vaktimin boş boş oturma dışındaki bölümünü en çok bilgisayarda geçirdiğimi söyleyebilirim. Fakat okul ve dersane engeli sayesinde bu süreyi rekor derecede aşağı indirmiş bulunmaktayım(bkz. 10 saat > 1 saat). Ve bu sayede sürenin büyük kısmı ders çalışmaya ayrılmış olmaktayım. Bu yüzden bloga da fazla yazabileceğimi zannetmiyorum. Ama duruma bağlı artık...
Neyse konuyu fazla uzatmadan biraz daha derin bir şekilde kendimden bahsedeyim(bkz. banane senden lan?). Genelde tasarımla uğraştığımı söyleyebilirim. Daha önce zevk amaçlı yaptığım bu işi sonradan, "Ulan millet yaptırıyor, niye para kazanmıyorum ki bu işten?" diyip sağa sola yaptığım ücretsiz tasarımları bir kenera bırakıp, daha kralına "paralısına" başladım. Fakat durum pek bir hüsrana uğrattı beni. Öyle bir durum ki insanlar işin duygusal kısmını duyunca pek bir çekingen oluyor tasarım yaptırma konusunda:) Tasarım derken pek çok şey aklınıza gelmiş olabilir. Grafik-tasarımdan bahsediyorum. Herneyse burdan da duyurmuş oldum böylece hani tasarımcı birini arıyorsanız ben ne güne duruyorum(bkz.iyice şımardın hea). Size burda kendimden çok bahsetmek isterdim ama çok üşengeç biri olduğumdan "Kaydı Yayınla" butonuna bile zor basacağım. Lafı fazla uzatmadan burada noktayı koyuyorum. Yeni yazılar gelecek, sağlıcakla kalın...